Brugge ve Antwerp Gezisi

5–7 minutes

Geçtiğimiz hafta (22-24 Eylül 2024) yine Belçika’daydım – bu sene üçüncü kez. Bu sefer Brugge’ü ve Antwerp’i ziyaret ettim. 2 gün – 2 gece Brugge ve 1 gün Antwerp gayet yeterliydi görece küçük iki kent için de. Amsterdam/Sloterdijk kalkışlı FlixBus ile Pazar sabahı 8.30’da yola çıktım ve saat 12.00’de Brugge Central Station’daydım. Central Station ile şehrin merkezi arasında 15-20 dakikalık bir yürüme mesafesi var. Benim gittiğim gün, 22 Eylül Pazar istasyon ile merkez arasındaki uzun parkta antika pazarı vardı, hayli kapsamlı bir pazardı. Sonradan araştırdığımda bu pazarın yılda üç defa kurulan ‘Bruges Zandfeesten’ olduğunu öğrendim. Aşırı ilgimi çeken bir obje görmediğim için sadece bakmakla yetinerek pazarı geçtim.

Merkeze yaklaşırken ilk durağım Brugge’ün en popüler kahvaltı mekanı olan ‘That’s Toast’ oldu. 10-15 dakika sırada bekledikten sonra içeri alındım. Menü, %90 ekmek üstü yumurta varyasyonundan oluşuyor. İngilizce ‘toast’ diye geçen bu kahvaltılık bizim bildiğimiz tost gibi değil – tost makinesinde bastırılmıyor. Tek ekmekli sandviç demek daha doğru olur sanırım. Tercihim ‘The Triple Madam’ oldu: üç ekmek arasında eski kaşar, kızartılmış yumurta, jambon ve tatlı acılı mayonez. ‘Waow’ olmadım, bir daha Brugge’e gelirsem yemem ama kötü de değildi. Puanım 7/10.

Kahvaltı sonrası içinde İsa’nın kanını taşıyan kıyafet parçasının olduğuna inanılan kutsal emanete ev sahipliği yapan Kutsal Kan Bazilikası’na (Basilica of the Holy Blood) yürüdüm. 12. Yüzyıl tarihli bu Katolik kilisesi hayli kalabalıktı kutsal emanet dolayısıyla. Kanlı bezi görmek için sıraya giriyorsunuz, başında bir görevli var ve isterseniz bağış kutusuna bozuk para atıyorsunuz. Her ne kadar kiliselerdeki yoğun bağış baskısından bıkmış olsam da, sanırım 50 centlik, bir coin attım.


Bazilika sonrası şehrin merkezi olan Grote Markt’a yürüdüm. Klasik bir Flaman şehir meydanı: oval bir dikdörtgen oluşturacak şekilde dikilmiş altın yaldızlı binalar, altlarında cafe-restoranlar var. Burnunuza buram buram hayvan dışkısı kokusu geliyor çünkü meydanda turistleri gezdirmek için bekleyen faytonlar var. Türkiye’de yıllar önce büyük protestolar sonrası kaldırılan Adalar faytonlarını hatırlayınca Avrupa’da hala faaliyet göstermelerine şaşırdım.

Meydanı da gördükten sonra otelime doğru yola koyuldum. Her zaman olduğu gibi Booking.com’dan ayırttığım otelim antresiz, çalışansız, şifreyle girilen airbnb tarzı bir oteldi bu sefer. 17. Yüzyıla ait olduğunu tahmin ettiğim bu üç katlı binanın ikinci katında bulunan odama merdivenlerle çıkılıyordu – tabii ki asansör yoktu. Oda diyorum fakat normal bir otelde kral dairesi diye pazarlanacak bir büyüklüğü sahipti. Özellikle hem küvet, hem genişçe bir duş bulunduran cazibeli banyosu için kalmaya değer. 


Otelde biraz dinlendikten sonra bir sonraki durağım meşhur Bira Duvarı’nın olduğu 2be Bar oldu. Yüzlerce bira çeşidinin sergilendiği ve satıldığı bu barda tercihim hindistan cevizli bir bira oldu. Biramı içtikten sonra barın devasa hediyelik mağazasını gezdim, burası hediyelik almak için iyi bir opsiyon.


Akşam yemeği olarak bulunduğum şehir için çok mantıklı bir tercih olarak çikolata yedim. Belçika’nın en bilinen ve bence en sıradışı çikolata markası olan The Chocolate Line’ın pralinlerine gerçekten bayıldım. Köpek kakası şeklinde bademli çikolatadan tutun da, burundan kakao çekme aletine kadar birçok garip ürün var. Tercihim 8’lı pralin ve çikolatalı dudak balmı oldu. Pralinlerin hepsi birbirinden güzel aromaya sahip. Çikolatalı dudak balmına gelirsek, sanırım sürdükten sonra tatmak/tattırmak üzere üretilmiş muzip bir üründü 🙂

İkinci günün sabahında, müzeye dönüştürülen Church of Our Lady isimli kiliseye geldim. Bu kilisede İtalyan sanatçı Michelangelo’nın İtalya dışında bulunan tek eseri olan ‘Madonna and Child’ bulunuyor. 1944 yılında, II. Dünya Savaşı sırasında Nazi askerleri tarafından çalınan eser, 1945 yılında Avusturya’da bulunup geri getirilmiş. Hatta benim de henüz izlemediğim, 2014 yapımı The Monuments Men filmi savaş sırasında Nazilerin çaldığı eserlerin nasıl geri alındığını anlatıyormuş.

Kiliseye giden yollardan birinde yer alan Bonifaciusbrug (St. Boniface Bridge) bence şehrin en ikonik manzarasına sahip. Köprünün iki girişinden birinde oturup, sıcak bir kahve eşliğinde manzaranın tadını çıkarmak veya fotoğraf çektirmek size kalmış. Buraya çok yakın bir mesafede Sint-Janshospitaal diye bir eski hastanenin müzesi vardı, fakat burayı bir sonraki Brugge gezime saklamak istedim. Kiliseden sonra Otto Waffle Atelier’de şahane bir waffle yedim. Hem göze hem de mideye hitap eden, 10/10 bir lezzetti doğrusu.

Öğle yemeği için tercihimi Brugge’ün en tavsiye edilen mekanlarından olan Nomad’dan yana kullandım. Burada güzel bir dana tikka masala yedim. Et bir tık sert olsa da; sos, pide ve sunumu beğendiğim için 7/10’luk bir yemekti diyebilirim.

Yemek sonrası Rozenhoedkaai (Rosary Quay) adındaki, turistlerin en uğrak noktası olan meydana yürüdüm. Oradan Begijnhof’u ve Minnewaterpark’ı da görerek tam şehir turunu tamamlamış oldum. Akşama doğru lokal bir bira fabrikası olan Huisbrouwerij De Halve Maan’a geldim. Girişi 16 euro olan fabrika turundan açıkçası memnun kalmadım. Markanın tarihçesi, biralarının üretimini dinliyorsunuz ve tur sonunda bir bira içme hakkınız var. Fabrikanın çatısından şehre panoramik bakış atmak hoş olsa da, yapmasanız da olur bir tur diyebilirim. De Halve Moon fabrikasıyla alakalı en ilginç şey şu: şehir merkezindeki bu fabrikada üretilen bira, 3.2 km uzunluğundaki yeraltı borularından geçerek şişelenmek üzere şehir dışındaki fabrikaya aktarılıyor. Hatta mekan girişinde yerde üstü camla kapatılan boşluktan boruları görebilirsiniz. Bu çılgın yeraltı bira taşıma sistemi yerine direk bütün üretimi şehir dışına taşımak sanıyorum ki turistik kaygılar gözetilerek tercih edilmemiş. Sonuçta Brugge dışında başka nerede bu sistemi görebilirsiniz ki?

Üçüncü gün otelden çıkış yapıp tren ile Antwerp’e geçtim. Tren garından şehrin göbeğine sizi trafiğe kapalı dümdüz bir yol götürüyor. Meir adındaki bu caddede dikkatimi çeken ilk şey, diğer Flaman şehirlerine kıyasla binaların ne kadar yüksek olduğuydu. Hatta öyleki burayı İstiklal Caddesi’ne benzettim. Sabah kahvaltısı olarak Belçika’nın ünlü restoran zincirlerinden olan Le Pain Quotidien’de çorba içtim. Talihsizlik sonucu çorbanın yanına koydukları ekşi maya ekmek dilimin üzerinde kıl vardı. Açıkçası çok aç olduğum için ve daha fazla beklemek istemediğimden ekmeği itip çorbaya devam ettim 😀

Geze geze şehrin göbeği olan Grote Markt’e kadar yürüdüm. Burada belediye binasının önünde yer alan Brabofontein (Brabo’s Fountain) heykeli hakikaten çok etkileyiciydi. Devasa bronz heykeli uzun uzun inceledikten sonra Cathedral of Our Lady isimli şehrin en önemli yapısı olan Katedrale girdim. Müze statüsündeki bu Katedral, Brugge’deki Church of our Lady gibi maalesef ki giriş ücretli. Katedralin envanterinde yanlış hatırlamıyorsam 6 adet Rubin eseri yer alıyor ve bunların çoğu içeride sergileniyor. Şuana kadar hayatımda gördüğüm en büyük ve bakımlı katedral olmasının yanısıra, sırf Rubin’in eserlerini canlı görmek için bile burayı ziyaret etmeye değer.

Son olarak Hollandalı ünlü şef Sergio Herman’ın sahibi olduğu Frites Atelier’de bir porsiyon patates kızartması yedim. Buranın daha önce Gent’teki şubesini denemiştim, ne yazık ki bu sefer patatesler fazla yağ çekmişti ve bitiremedim. İyi kötü karnımı da doyurduktan sonra FlixBus durağına doğru yola koyuldum ve keyifli bir Belçika gezisi daha böylece bitmiş oldu.

Brugge, Gent kadar olmasa da gezerken keyif veren, şiirsel bir ruhu olan bir şehir. Gent kadar olmasa da diyorum çünkü Gent gerçekten sizi alıp 16. Yüzyıla, cadıların arasına götürüyor – öyle büyülü bir havası var. 2024 yılında hayatımda ilk kez gezdiğim Belçika’da 3 farklı seferde Brüksel, Hasselt, Kortrijk, Gent, Brugge, Antwerp olmak üzere 6 şehir görmüş oldum. 2025 yılında da sanıyorum ki Leuven ve Liege’i görmek için tekrar giderim. O zamana kadar, hoşçakal Belçika!

Denediğim çikolatacılar (çok beğendiğimden az beğendiğime sıralı):

The Chocolate Line

Otto Waffle Atelier (wafflecı)

The Old Chocolate House (Burası sıcak çikolatasıyla ünlü ama çok ağır göründüğü için pralin çikolata denedim sadece.)

Pralinette

Dumon

Denediğim cafe/restoran/barlar (çok beğendiğimden az beğendiğime sıralı):

Nomad

Beer2be

That’s Toast

Huisbrouwerij De Halve Maan
Frites Atelier

Gezilecek-görülecek yerlerin Google Maps’e işlenmiş hali burada.

Leave a comment